Haber Detayı
02 Ağustos 2017 - Çarşamba 15:06 Bu haber 2937 kez okundu
 
İslam'a Göre Öldükten Sonra Amel Defteri Kapanmayan Üç Kişi
İlim ve Kur’ân hizmetlerine ehemmiyet vermek ve bu hususta her türlü zorluğa katlanmak îcâb eder.
İSLAM VE YAŞAM Haberi
İslam'a Göre Öldükten Sonra Amel Defteri Kapanmayan Üç Kişi

İlim ve Kur’ân hizmetlerine ehemmiyet vermek ve bu hususta her türlü zorluğa katlanmak îcâb eder.

Her yaştaki insana Kur’ân’ı ve Sünnet’i, yâni İslâm’ı öğretmek için gayret sarf etmek gerekir. Zîrâ dünya ve Ahiret saâdetimiz buna bağlıdır.

ÖLDÜKTEN SONRA SEVABI DEVAM EDEN ÜÇ AMEL

İlim ve Kur’ân hizmetlerine katılmak Peygamber Efendimiz’in şu müjdesinden nasîb almaya vesîledir:

“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnâdır: Sadaka-i câriye, istifâde edilen ilim, kendisine duâ eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet, 14)

İlim ve Kur’ân hizmetleri, insanı dünyada da Ahirette de azîz eyler. Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırarak vuslata nâil eyler. Sâlih bir kul olup Hakk’ın rızâsına ermek isteyen her mü’min, ilim hizmetine koşmalı ve bu hizmette bulunanlara elinden geldiğince destek olmalıdır.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Mü’min, Cennete girinceye kadar işittiği hiçbir ilme doymaz.” (Tirmizî, İlim, 19/2686)

 

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

 

SEVABI KESİLMEYEN ÜÇ AMEL


 

Vakıf, Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara merhamet, şefkat ve sevginin bir tezâhürü olan infâkın devamlılık arz ederek
 müesseseleşmesidir. Bu da bir malın Allâh’a adanmasını, yâni temlik ve temellükten[1] men olunarak, ebediyyen mânevî  bir gâye için kullanılmasını ifâde eder. Gâye ise, bütün mahlûkâtın muhtaç olanlarına cömertçe ikramda bulunmak, şefkat ve merhametle yaklaşarak, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanabilmektir.

Esâsen malın ve hattâ gerektiğinde canın Allâh -celle celâlühû- yoluna fedâ edilmesi, -îmânın bir kemâl şartı olarak-
her müminin uyması gereken îlâhî bir emirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

“Gerçek müminler ancak; Allâh ve Rasûlüne îmân eden ve sonra da şüpheye düşmeyerek mallarıyla ve canlarıyla Allâh yolunda cihad eden kimselerdir. İşte (îmânlarında) sâdık olanlar bunlardır.” (el-Hucurât, 15) “O takvâ sâhipleri, kendilerine rızık olarak verdiğimiz her şeyden (Allâh yolunda) infâk ederler.” (el-Bakara, 3)

“Allâh, müminlerden cennet mukâbilinde canlarını ve mallarını satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allâh’ın rızasını kazanma uğrunda kendisini (ve malını) fedâ eder…” (el-Bakara, 207)

Dünyayı âhirete hazırlık mekânı, âhireti de bu dünyanın devamı kabul eden İslâm, bu iki âlem arasında beden-rûh,
madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuş, böylece huzurlu, âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en sağlam zemînini oluşturmuştur.

İNFÂK MÜESSESELERİ

Geniş bir sahaya yayılarak hizmet veren vakıflar, en güzel infak müesseseleridir. Vakıf, yaratılmış her şeye karşı
İslâm’ın şiârı olan şefkat ve merhametin en mükemmel bir tezâhür şeklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, olgun bir mümin olarak rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmemiz için en sevdiğimiz şeylerden infakta bulunmamız emredilmiştir.

“VAKIF İNSAN” KİMLERE DENİR?

İnsan için dünyaya âit varlıkların değer itibâriyle en yüce ve ehemmiyetli olanı, “can” ve “mal”dır. Cenneti
satın alabilmek ve rızâ-yı ilâhîye nâil olabilmek, bunları Allâh yolunda infâk etmekle mümkündür. Bu sebepledir ki,
 malını ve canını, yâni sâhip olduğu her şeyi Allâh yolunda cömertçe bezleden insanlara “vakıf insan” denilmiştir.
 Gerçekten bu gibi insanlar, kendilerini bütün imkânlarıyla hayra vakfetmiş olmaktan dolayı böyle yâd edilmeye lâyıktırlar.

Cemiyetin huzur ve sükûnunun sağlanmasında bu gibi kimseler son derece ehemmiyetli bir vazife deruhte ederler.
Zîrâ, böylelerinin hizmet ve faaliyetleri -umûmiyetle- geçici dünya hayatına münhasır olmayıp, tesis ettikleri
müesseseler vasıtasıyla gelecek zamanlara da şâmil bir sûrette devamlılık arz eder. Vakıf insanların en zirvesinde
 bulunanlar; peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren müminlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân
heyecânını dünyanın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.

Zamanımızın ictimâî ve iktisâdî sebeplerle binbir huzursuzluğa sahne olması -biraz da- eski ve zengin vakıfların bir
 hayli târumâr edilip yok edilmesinden ve yeniden kurulanların da ihtiyaçlar karşısında kifâyetsiz kalmasından ileri
gelmektedir. Bu kifâyetsizliğin telâfîsi için, günümüzün varlıklı insanları gayrete gelmelidir. Zîrâ bu husustaki
 mesûliyet onlara râcîdir.

SEVABI KESİLMEYEN ÜÇ AMEL

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevâbı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifâde edilen
ilim, arkasından duâ eden hayırlı evlâd.” (Müslim, Vasiyye, 14)

İslâm âlimleri, sadaka-i câriye ile ekseriyetle vakfın kastedildiğini beyân etmişlerdir. Sadaka-i câriye, Allâh
rızası için, dâimî sûrette hizmet veren bir eser bırakmaktır.

Bazı ırmak ve çeşmeler vardır ki, dünya kurulduğundan beri berrak bir şekilde ve derûnî nağmelerle akmaktadır.
 Susamış sînelere hayat, elemli yüreklere haz ve ümîd, âşık rûhlara da ilham verircesine serin ve tatlı şırıltılarla
 kıyâmete kadar da akmaya devam eder. İşte Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Allâh yolunda yapılacak bir
kısım hayırları da bu akarlara benzetmektedir. Ancak Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bahsettiği akar,
 daha başkadır. Zîrâ o, kıyâmete kadar değil, ebediyete kadar akacak bir çeşmedir. Durmadan akan, kula duâ ve ecir getiren bir hayır çeşmesidir. Aktıkça sâhibinin amel defterini ve hayır havuzunu dolduracak, onu ebedî nûra garkedecek  bir sebîldir. Yâni sadaka-i câriyedir.

İNSAN EMÂNETE SAHİP ÇIKMALIDIR

Allâh Teâlâ, kâinâtı ve içindekileri insanın emrine âmâde kılarak onu mes’ul tutmuştur. Evlâd, mal, mülk,
 sıhhat, hepsi bu muhtevâ içinde ona tevdî edilmiş emânetlerdir. İnsan bunları titizlikle korumak mecbûriyetindedir.
 Emânete gereği gibi riâyet edip onun üzerinde asıl sâhibi olan Allâh’ın rızâsı istikâmetinde tasarrufta bulunmak,
 ilâhî rahmet ve bereketi celbetmenin yegâne vesîlesidir.

Yunus Emre’nin:

Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!

diyerek çok güzel ve veciz bir şekilde ifâde ettiği gibi mülk, gerçek mânâda Allâh’a âittir. Kula ancak muayyen
 bir zaman dilimi için tasarruf hakkı verilmiştir. Onun içindir ki, kâmil bir mümin olabilmenin şartlarından biri
 de “servet bir emânettir” şuuruyla yaşayabilmektir. Bu itibarla servetin, infak ölçülerinin dışında kullanılması,
 emânete hıyânet sayılır. Bu hıyânetin âhiretteki hesabı ağır olacağı gibi, dünyada da fert ve cemiyet planında nice
 buhranlara sebebiyet vereceği âşikârdır. Dolayısıyla infak, sermâyenin bir kanser mikrobu gibi cemiyetin sulh ve
sükûnunu ihlâl etmemesi ve fertler arasındaki hased ve düşmanlıkların ortadan kalkması için en tesirli bir çâredir.

SERVET SAHİPLERİ İNFAK SEFERBERLİĞİNE KATILMALI

Servet sâhipleri, kendilerinin muzdarip ve muhtaç insanların yerinde olabileceklerini hiçbir zaman hatırlarından
çıkarmamalıdırlar. Bu bakımdan, imkân nispetinde infak seferberliğine katılma gayreti içinde bulunmalıdırlar. Zîrâ
bu davranış, verdiği nîmetler sebebiyle Allâh Teâlâ’ya karşı fiilî bir şükür ifâdesidir.

Dipnot: [1] Temlik; bir malı başkasına mülk olarak vermek demektir. Temellük ise; o mülke sâhib olmayı ifâde eder.

Kaynak: www.islamveihsan.com
Kaynak: Editör:
Etiketler: İslam'a, Göre, Öldükten, Sonra, Amel, Defteri, Kapanmayan, Üç, Kişi,
Yorumlar
Haber Yazılımı