Haber Detayı
16 Ekim 2020 - Cuma 01:21
 
Ortadoğu’dan Doğu Akdeniz’e Türkiye’nin Direnişi
Türkiye, üç cephede yoğun bir mücadele vereceğe benziyor; Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya. Askeri varlığının Suriye’de bulunması Türkiye için bir avantaj ve diğer aktörlerin Suriye’ye ilişkin inisiyatiflerini önemli ölçüde sınırlayabiliyor
TÜRKİYE Haberi
Ortadoğu’dan Doğu Akdeniz’e Türkiye’nin Direnişi

Murat Yeşiltaş

Murat Yeşiltaş

 

Ortadoğu’dan Doğu Akdeniz’e Türkiye’nin Direnişi


Türkiye, üç cephede yoğun bir mücadele vereceğe benziyor; Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya. Askeri varlığının Suriye’de bulunması Türkiye için bir avantaj ve diğer aktörlerin Suriye’ye ilişkin inisiyatiflerini önemli ölçüde sınırlayabiliyor. Akdeniz ölçekli rekabet ise, Körfez eksenli Arap-İsrail yakınlaşması ile birlikte Türkiye için çok önemli bir alan haline dönüşmüş durumda.

Son aylarda Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler, bir bütün olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan oluşan geniş bir alanda 19. yüzyıl benzeri bir güç rekabetinin farklı bir versiyonunun ortaya çıktığını bize gösteriyor. Hem Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde yaşanan gelişmeler hem de bir bütün olarak Akdeniz havzasında olup bitenler dikkate alındığında bu alanı süper jeopolitik bir kompleks olarak tanımlamak mümkün.

Bu tanımın ayırt edici özellikleri arasında rekabetin geniş bir coğrafyaya yayılmış olması, birçok bölge ve bölge dışı aktörü karşılıklı bir etkileşim içine sokması, zengin doğal kaynakların rekabete yön vermesi ve bütün bir bölge boyunca devletlerarası çatışmalar dahil farklı birçok silahlı çatışmanın var olması yer alıyor. Öyle ki son zamanlardaki Ermenistan-Azerbaycan arasındaki önce Tovuz sonra da Dağlık Karabağ bölgesi üzerinden yaşanan gerginlik ve çatışmalar da bu süper jeopolitik kompleksin bir uzantısı olarak ele alınabilir. Bu nedenle, Ortadoğu jeopolitik kuşağı ile Akdeniz jeopolitik kuşağı arasında sıcak bir temas hattının ve derin bir jeopolitik kavganın ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu temas hattının ve jeopolitik kavganın ana aktörlerinden biri ise Türkiye.

 

Ortadoğu Rekabeti

Ortadoğu’dan Akdeniz’e geniş bir alan üzerinde cereyan eden jeopolitik rekabetin çok katmanlı bir karakteri var. Bunlardan en önemlisi Ortadoğu’da gerçekleşiyor. Ortadoğu’daki güç ve nüfuz alanı rekabeti üç bölgesel güç arasında cereyan ediyor. Kuşkusuz Ortadoğu söz konusu olunca beş büyük bölgesel aktörün varlığını hesaba katarak bir analiz yapmak gerekmektedir. Ancak bu beş büyük aktörden Mısır ve Suudi Arabistan’ın bölgesel ölçekli güç projeksiyonu uygulayacak müstakil politikalar takip etme konusunda diğerlerine göre daha fazla sınırları olduğu anlaşılmaktadır. Geriye kalan Türkiye, İsrail ve İran arasında ise Ortadoğu’nun geleceğini de şekillendirecek bir rekabet söz konusu.

İsrail ekseni, Arap ülkeleri arasında ABD ile birlikte sağladığı jeopolitik hareketlilik bakımından önemli bir avantaj elde etmiş görünüyor. ABD destekli Arap-İsrail yakınlaşma stratejisi, İsrail’i bölgesel ölçekli güç rekabetinde daha avantajlı bir konuma taşımayı hedefliyor. İsrail, Arap Baharı sonrası dağılan bölgesel statükoyu yeni bir yöne doğru çevirmek amacıyla uzun zamandır kapsamlı bir proje yürütüyor. Bu projenin ilk hedefi, elbette İsrail’in Kudüs meselesiyle ilgili sahip olduğu derin tarihsel dini-ideolojik misyonu tamamlayarak Filistinlerin olmadığı Yahudi devletini mutlak sınırlarına ulaştırmak. Arap Baharı’nın neden olduğu Araplar arası dağınıklık, Suriye’nin zayıflaması, Irak’ın bölgesel ligden yerel ölçekli bir lige düşmesi, İran’a yönelik jeopolitik baskı, Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere birçok bölgesel meseleye dahil olması İsrail için Filistin konusunda kaçırılmayacak bir fırsat olarak görülüyor. Nitekim bu yaklaşımın ilk adımını Trump’ın damadı Kushner aracılığıyla devreye soktuğu, Asrın Anlaşması olarak adlandırılan plan oluşturdu. Plan İsrail’in Yahudi devleti statüsünü yeniden tescillerken Filistinlileri topraksızlaştırarak onlara mini yapay bir devlet kuruyor. Anlaşmanın Filistinlileri yok sayan birçok başka boyutu da bulunuyor. Ancak daha önemli olan bölgesel ölçekte planın bir çözüm olarak görülmesi.

Bir tarafta ABD baskısı diğer tarafta bölge ülkelerinin rejim güvenliği korkuları, Türkiye’nin bölgesel ölçekli angajmanları ve İran ile ilgili sahip olduğu endişeler, Arap rejimlerini bu planın peşine takılmalarını beraberinde getirdi. Tam da bu noktada İsrail eksenli bölgesel projenin ikinci ayağı devreye girdi. Asrın Anlaşması’nın hemen ardından devreye sokulan Arap-İsrail yakınlaşması, Filistin meselesine “kilitlenmiş” Arap-İsrail bölgesel statükosunu yeniden şekillendirecek gelişmelerin de habercisi niteliğinde. Bu anlamda İsrail ekseni, bölgesel statükonun kilidini açarak İsrail’i bölgesel düzenin asli unsuru haline getirmeyi amaçlıyor. Amaç İsrail’in güvenliğini sağlayarak İsrail’i Körfez’den Akdeniz’e geniş bir coğrafi alanda etkin bir güç haline getirmek. Arap-İsrail yakınlaşması sadece bölgeyi ilgilendiren bir konu da değil. Trump yönetimi söz konusu yakınlaşmayı kasımda düzenlenecek seçim kampanyası için büyük bir başarı olarak pazarlıyor. Böylece seçim kampanyası boyunca İsrail yanlısı lobilerin desteğini pekiştireceği gibi aynı zamanda kendisi iktidara gelemese de yeni yönetimin bu konuda geri adım atması pek mümkün görünmüyor.

Ortadoğu’daki rekabette İran ise kapsamlı bir meydan okumayla karşı karşıya kalmış durumda. İran’ın yakın bir dönemde krizden çıkarak bölgesel ölçekli rekabette vekil ve asimetrik unsurlara yöneleceğini biliyoruz. Ancak ölçek açısından zayıf bir aktör.

Türkiye ise üç cephede yoğun bir mücadele vereceğe benziyor; Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya. Suriye’de birincil güvenlik önceliklerini gidermiş olsa da orta ve uzun vadede Suriye ile ilgili mücadele hızlanarak devam edecektir. Tam da bu noktada karşısında mücadele etmesi gereken farklı önceliklere sahip parçalı bir ittifak yapısı var. Askeri varlığının Suriye’de bulunması Türkiye için bir avantaj ve diğer aktörlerin Suriye’ye ilişkin inisiyatiflerini önemli ölçüde sınırlayabiliyor. Ancak Körfez eksenli Arap-İsrail yakınlaşmasının Türkiye’nin diğer bölgesel angajmanlarına yönelik bir baskı oluşturması mümkün görünüyor. Bu nedenle Akdeniz ölçekli rekabet Türkiye için çok önemli bir alan haline dönüşmüş durumda.

Libya'da TSK'ya bağlı timler

Libya hükümetinin talebiyle ülkeye giden TSK’ya bağlı timler, ülkenin doğusundaki Halife Hafter milislerinin Trablus’un güneyindeki yerleşim yerlerine tuzakladığı mayın ve el yapımı patlayıcıları temizlemek ve sivillerin evlerine güvenli dönüşünü sağlamak için çalışıyor, 21 Temmuz 2020

Akdeniz Rekabeti

Tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi Akdeniz’de de çok katmanlı bir rekabet söz konusu. İlk katmanda bölgenin geleneksel rakip güçleri Türkiye ve Yunanistan yer alıyor. İlk bakışta materyal güç kapasitesi ve diplomasi/askeri etkinliği bakımından Türkiye ve Yunanistan aynı sıkletle yer almasa da Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ölçekli rekabetin değişen karakteri bu iki ülkeyi ilk katmanda karşı karşıya getirmiş durumda. Yunanistan’ın Ege Adalarına ilişkin iddiaları ve mevcut politikası, Doğu Akdeniz’e ilişkin hak iddiaları ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile sahip olduğu stratejik ilişkiler ister istemez Türkiye ve Yunanistan’ı Akdeniz ölçekli rekabetin ilk katmanına yerleştiriyor. Enerjinin özellikle Doğu Akdeniz’de keşfiyle birlikte jeo-ekonomik bir boyutun da devreye girmesi bölgesel ölçekli katmanı daha da karmaşık hale getirmiş durumda. Burada ilk dikkat çekenler Mısır ve İsrail. Geleneksel olarak Doğu Akdeniz ölçekli jeopolitik rekabette aktif değil izleyici olan bu aktörler, enerjinin keşfi ile birlikte aktif birer oyuncu haline gelmiş durumdalar. Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması başta olmak üzere, GKRY ve İsrail arasında imzalan anlaşmalar bu katmanın somut ittifak yapısına da döndüğüne işaret ediyor.

Bu katmanda yer alan jeopolitik ve jeo-ekonomik rekabetin daha geniş bir coğrafi ölçeğe yayılması ise Fransa ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sayesinde oluyor. Fiziki coğrafya koşullarından baktığımızda ne Fransa’nın ne de BAE’nin Doğu Akdeniz ile bir bağı bulunuyor. Ancak bölgesel rekabet alanları açısından ele alındığında, her iki aktörün de Türkiye ile farklı cephelerde rekabet halinde olduğu görülüyor. Bu rekabet, her iki ülkeyi de Türkiye karşıtı eksende birleştiriyor. Yunanistan ve GKRY’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye ülkeler olması bu katmana AB’yi de bir oyuncu olarak dahil etmiş durumda. AB için “Türkiye endişesinin” kaynağı ise oldukça çeşitli. Bir grup üye Türkiye’nin dışlanmasından, çevrelenmesinden ve sınırlandırılmasından yana. Macron’un, “Türkiye Akdeniz’de bir partner değil” ifadesi çarpıcı bir biçimde bu dışlama pratiğinin dışa vurmuş halini gösteriyor. Bir grup üye ülke ise meselenin siyah-beyaz ikilemi üzerinden okunmasına karşı çıkıyor. Diğer bir ifade ile Yunanistan ve Fransa’nın “dışlayıcı pratikleri” karşısında meseleye daha rasyonel yaklaşan bir grup Avrupa ülkesi de var. Bu ülkeler Türkiye’nin daha fazla dışlanmasının jeopolitik sonuçlarından çekiniyorlar. Bunlar aynı zamanda Türkiye ile yakın ekonomik ilişkileri olan ülkeler. Dolayısıyla AB üyesi ülkeler bir bütün olarak Akdeniz rekabetinin bir parçası olmuş durumdalar.

Üçüncü katmanda yer alan aktörler ise küresel ölçekli politikalar üretme kabiliyetine sahip aktörlerden oluşuyor. Burada dikkat çeken aktör kuşkusuz ABD. Ancak Rusya’nın da 2015’ten bu yana Suriye iç savaşı nedeniyle Akdeniz ölçekli rekabetin bir parçası olduğu, Libya’ya yönelik angajmanı sonrasında da bu konumunu pekiştirdiği söylenebilir. ABD açısından Doğu Akdeniz birkaç açıdan önemli. ABD’nin ilk önceliği, bölgesel ölçekte asli aktörün kendisi olduğunu göstermek. Zira Doğu Akdeniz, Afrika, Güney Avrupa ve Ortadoğu dengelerini bağlayan ve ABD’nin üç komutanlığının da aynı anda ilgilendiği bir bölge olarak görülüyor. NATO’yu da işin içine dahil ettiğimizde ABD için Doğu Akdeniz stratejik önemi haiz bir bölge olarak kodlanmış durumda. Bu anlamda ABD, Rusya’nın bir Akdeniz gücü olmasından son derece rahatsız. ABD’nin ikinci önceliği ise Türkiye’nin dengelenmesi stratejisinden oluşuyor. Türkiye’nin son yıllarda bölgesel düzeyde artan jeopolitik aktivizmi, Yunanistan’ın giderek zayıflayan bir aktöre dönüşmesi, Libya konusunda Türkiye’nin askeri ve siyasi bir derinlik kazanması ABD açısından bir tehlike olarak görülüyor. Bu nedenle Türkiye’nin Yunanistan ile dengelenmesine yönelik bir strateji devreye sokuluyor.

Bu çerçevede, ABD’nin son dönemde attığı adımları sıralamakta fayda var. Girit’te yer alan Souda Askeri Üssü’nün genişletilerek modernize edilmesi, Larisa Havalimanı’nın yenilenmesi, Stefanovikeio Hava Üssü’nde kapasitesinin arttırılması, Dedeağaç Limanı’nın modernize edilmesi gibi gelişmeler en önemlileri arasında yer alıyor. Öte yandan ABD’nin F-35 tedariki konusunda Yunanistan’a göz kırpması, Fransa’nın 18 adet (8’i hibe) Rafale tipi savaş uçağını Yunanistan’a satacak olması gibi hususlar da Türkiye’yi dengelemeye dönük hamleler arasında. Öte yandan Washington yönetiminin Rum kesimine yönelik silah ambargosunu kaldırdığını açıklaması da listeye eklenmesi gerekir. Ancak bu noktada şimdilik ABD’nin Rum yönetimine ağır silahları temin etmesi beklenmiyor. Zira böylesi bir hamlenin Türkiye’yi kaybetmek ve Kıbrıs üzerinde Türk alternatiflerinin hayata geçirilmesi anlamı taşıyacağını da herkes tahmin ediyor. Bu noktada 1997 krizini hatırlamakta fayda var. Rum yönetimi Rusya’dan S-300 almaya kalkındığında, Türkiye’nin hem adayı blokaja alma hem de müdahale kartını aynı anda çekmesi sonucunda Rum yönetimi füzeleri Yunanistan’a vermek durumunda kalmıştı. ABD açısından meselenin üçüncü ayağını ise enerji oluşturuyor. Bölgedeki doğalgaz kaynaklarının hatırı sayılır bir noktaya ulaşması ABD’nin enerji jeopolitiği açısından yakından takip ettiği bir konu. Burada İsrail’in sadece Ortadoğu ile sınırlı olmayan bir güvenlik alanı oluşturduğunu ve bu anlamıyla da Amerikan stratejisinin menziline girdiğini söyleyebiliriz.

umhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BM 75. Genel Kurulu Görüşmeleri’ne video mesaj ile katıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BM 75. Genel Kurulu Görüşmeleri’ne video mesaj ile katıldı. Erdoğan konuşmasında, Doğu Akdeniz’deki krizin çözümü için Kıbrıs Türkleri dahil tüm tarafların katılımıyla bir bölgesel konferans yapılması çağrısında bulundu, 22 Eylül 2020

Çözüm mü Direniş mi?

Doğu Akdeniz’de bir çözümün ne kadar mümkün olduğu sorusu yukarıda çizilen çok katmanlı rekabet düşünüldüğünde epey tartışmalı görünüyor. Daha doğru bir ifade ile çözüm ne mümkün ne de yakın. Bunun elbette birçok sebebi var. İlki Yunanistan’ın iddia ve taleplerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ya da müzakere edilmesi pek mümkün görünmüyor. Tam tersi Yunanistan için de geçerli. Ege adalarına dair yaklaşım Türkiye tarafından savaş sebebi ilan edilmiş durumda. Mevcut statükonun bozulması Ege ölçekli küçük bir deniz ve hava harbinin yaşanmasına neden olabilir. Adaların silahlandırılması ve askerileştirilmesi de benzer bir riski bünyesinde barındırıyor. Bu noktadaki sorun sadece Ege adaları ile sınırlı değil. Antalya Körfezi’nde yer alan Meis adasının Türkiye’ye olan yakınlığına rağmen Yunanistan’ın Meis adasının statüsünü değiştirmeye çalışması, Türkiye için yüksek bir güvenlik tehdidine dönüşebilir ve karşı hamlelerin hayata geçirilmesine neden olabilir.

Deniz yetki alanlarına dair sorunların çözülme ihtimali diğerlerinden daha mümkün görünüyor. Ancak bu noktada Yunanistan’ın, Türkiye’nin etkinlik alanını sınırlandıran ve Türkiye’yi kendi kıyılarına hapseden Sevilla haritasına örtük referanslarda bulunması buradaki uzlaşıyı zorlaştırıyor. Uzlaşma için Türkiye’nin açık diplomasi önerisi ise şimdilik sorunların çözümü için değil sadece tansiyonun düşürülmesi adına atılmış bir adım. Yani sorunun ikili veya çoklu mekanizmalarla çözülmesi Yunanistan, Fransa ve GKRY gibi radikal kanadın dış politika pratiklerine bağlı. Bu üç ülkenin, Avrupa’nın pozisyonunu tam olarak belirleyemiyor oluşu da Türkiye için bir avantaj. Türkiye de bu avantajını kullanarak Avrupa içindeki farklılıkları daha belirgin hale getirmeye çalışıyor.

Doğu Akdeniz’in önümüzdeki dönemin yeni jeopolitik rekabet alanı olacağı açık. Ancak Ortadoğu’daki rekabetin de kızıştığını görmek gerekiyor. Bu rekabetin çatışma ile sonuçlanma ihtimali şimdilik zayıf. Ancak taraflar mevcut pozisyonlarını daha sert bir noktaya taşırlarsa o zaman çözüm imkansız hale geleceği gibi savaş riski de daha fazla artmış olacak. Bu anlamda Türkiye’nin hem çözüme odaklanan hem de gerilime odaklanan bir diplomatik ve askeri aktivizm benimsemesi gerekiyor. Sabırlı ve dikkatli olan, iyi hesap yaparak manevra alanını genişleten aktörler bu rekabetten daha çok kazançlı çıkacaktır.

 

Haber Kaynağı:

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ortadoğu’dan, Doğu, Akdeniz’e, Türkiye’nin, Direnişi,
Yorumlar
Haber Yazılımı